Eğitim Direnen geçmiş gelecek: Üsküp Belki de bir şehri gerçekten tanımak; meydanları işgal eden o büyük, sahte heykellerin gölgesinde değil, parmaklıklar ardına gizlenen, kaidesinden çalınan ve dijital bir inatla yaşatılmaya çalışılan bu ‘görünmez’ hafızada yatıyor. Hakan Kaplan 6 Nisan 2026 Bir şehre adım attığınızda turist merceğini çıkarıp kenara bırakmak artık neredeyse imkânsız. Gitmeden önce izlediğiniz videolar, kaydırdığınız görüntüler zihninize yerleşiyor; vardığınızda ise şehri olduğu gibi değil, size gösterildiği hâliyle görüyorsunuz. Bir yeri tanımak, bu hazır görüntüyü kazımayı ve geriye kalanla uğraşmayı gerektiriyor. Bu sefer kazımaya niyetlendiğimiz şehir Üsküp. İlk bakışta kolay ulaşılan, ucuz, tanıdık; bu yüzden çoğu zaman da hızla tüketilen bir rota burası. Oysa bu yüzeyin altında, yüzyıl boyunca siyasi ve mekânsal kırılmalarla şekillenmiş başka bir şehir var. Osmanlı’dan kopuş, Krallık Yugoslavya’sı, Partizan Direnişi, Yugoslavya ile kurulan sosyalist düzen, 1991 sonrası çözülme ve ulus devletin nasıl tanımlanacağına dair tartışmalar bu kentin dokusuna işlemiş durumda. Öyle ki, adımladığımız bu ülkenin resmî adı bile, bitmek bilmeyen kimlik krizlerinin ardından yakın bir zamanda, 2019 yılında değişti. Bu kimlik krizi sadece ülkenin adıyla sınırlı kalmıyor; kentsel mekânı da baştan aşağı şekillendiriyor. Meydandaki devasa heykellerden köprülerin çoğalmasına, binaların cephelerinin değiştirilmesinden sökülen anıtlara kadar uzanan müdahaleler yalnızca estetik bir tercih değil; kimin geçmişinin görünür olacağına dair süregelen bir mücadelenin parçası. Biz de pek çok kişi gibi şehre bu yüzeyin en yoğun olduğu yerden, bugünkü adıyla Makedonya Meydanı’ndan giriyoruz. Yugoslavya dönemindeki adı Mareşal Tito Meydanı olan ve 1991’deki bağımsızlığın ardından ismi değiştirilen bu alan, kentin silinen hafızasının da tam merkez üssü. Meydanın tam ortasında, herkesin İskender’i temsil ettiğini bildiği ama kendi adıyla anılamayan “At Üstünde Savaşçı” heykeli yükseliyor. Heykelin kendisi kadar isimsizliği de dikkat çekici. Işıklar, (çalışmayan) fıskiyeler ve anıtsallık dili, seçilmiş bir geçmişi büyüten bir düzen kuruyor ve böylece diğer katmanlar geri çekiliyor. Çevresinde yükselen heykeller, kocaman binalar ve Türkiye’den bankaların ilanları derken, doğrudan Vardar Nehri’ne açılan bu geniş taşlı meydanın üstünde yükselen bir karmaşa göze çarpıyor. Vardar üzerindeki tarihi Taşköprü’den karşıya geçerek yürümeye başlıyoruz. Şehrin en eski yapılarından biri olan köprünün etrafını son yıllarda yapılmış yeni tematik köprüler sarmış. Karşıya geçtiğimizde İskender’in babası II. Philip’in heykeliyle karşılaşıyoruz; yüzü nehrin öte yakasındaki oğluna dönük. Onun yanından geçerek Çarşı’ya giriyoruz. Arkamızda bıraktığımız kent merkezinin de etkisiyle, köprünün öte tarafındaki Çarşı ve Bit Pazarı’nın “tarihin bir yerinde donmuş” hâlini fark etmemek zor. İlk bakışta göze çarpan ve bir “kader” gibi kurgulanan bu farklılaşmanın arkasında ise bazı yakın tarihli kırılmalar var. II. Philip Heykeli Burası aslında oldukça tanıdık hissettiriyor bize. Kemeraltı’nı ya da Anadolu’daki başka tarihi çarşıları hatırlatıyor. Türkçe tabelalar, kebapçılar, tatlıcılar… Dar sokaklar kısa aralıklarla avlulara, hanların girişlerine ve cami duvarlarına bağlanıyor. Mustafa Paşa Camii, Kurşunlu Han ve Sulu Han gibi yapılar, yürürken önünüzden geçip giden gündelik güzergâhın parçası. Hâliyle Çarşı kolayca “Osmanlı mirası” olarak etiketlenebilecek bir alan. Aynı zamanda uzun süre farklı toplulukların birlikte yaşadığı da bir bölge. Kent sosyoloğu Ophélie Véron, Osmanlı döneminde Čaršija’nın (Çarşı), Müslümanlar ve gayrimüslimlerin ticaret yaptığı bir karşılaşma mekânı olduğundan bahseder. Bugün çoğu Makedon burayı “Arnavut” olarak etiketliyor fakat Arnavut, Makedon, Karadağlı, Türk, Ulah ve Boşnak esnafın yan yana çalıştığı; gündelik etkileşimlerin sürdüğü bir ortam söz konusu. Çarşı’da yürürken Öte yandan buradaki eski dükkânların arasına karışan hediyelik e